Kaderi O mu Yarattı?
Çok farklı ve büyük çoğunluğun “buğulu” olarak tarif ettiği bir ses rengine sahiptir Gönül Akkor. Tanrı vergisi bu özelliğine, bütün ruhunu katarak şarkı söylemeyi eklediği için de, müzik dünyasına adım attığı ilk günlerden itibaren çok sevilmiş-sayılmıştır.
Ait olduğu kuşağın diğer sanatçıları gibi, Gönül Akkor’un müzik hayatı da TRT’nin radyolarında filizlenmiştir. 1959 yılında Ankara Radyosu’nda “stajyer” olarak çalışmaya başladı ve her şey de zaten, bu başlangıcın arkasından geldi-gelişti.
Aslında o ilk yıllar, ses renginin-gücünün farkında olmakla birlikte, Akkor’un gelecekten tam olarak ne umduğunu-beklediğini bilmediği de söylenebilir. Çünkü radyoda “emekleme dönemi” sayılabilecek birkaç yıl sonrası, sanatçı bütün bir müzik geçmişini-geleceğini ardında bırakarak, Ses dergisinin “film yıldızı” yarışmasına katılmaya karar verdi.
İlginç de bir yarışmadır bahis konusu olan. Yarışmacılar arasında Ajda Pekkan (ki, birinci olacaktır), Hülya Koçyiğit (ki, ikinci olacaktır) ve Ediz Hun da (erkeklerin birincisi olacaktır) vardır; ve sonradan ün sahibi olacak, çok sayıda başkaca isim.
Ama öte yandan da, bu yarışma Akkor’un gelecekle ilgili düşüncelerini berraklaştıracaktır da. Sesinin gücü-güzelliği yanında, bir de çok güzel bir “yüz”e sahip olan sanatçı, sinema-film-Yeşilçam üçgenine sıkışıp kalmanın anlamsızlığını sezecek ve yalnızca müziğe verecektir kendisini. İyi de edecektir hiç şüphesiz. Radyo programlarının ardından gazino sahneleri gelecek ve bu sürerken plaklar da bir bir çıkmaya başlayacaktır.
Ve her şarkı, her plak da, Gönül Akkor’u gazino dünyasının “vazgeçilmez assolistlerinden” biri haline getirecektir. Plakları piyasaya verildiğinin ilk günü kapışılacak, bu da çalıştığı gazinoların önünde kuyrukların uzamasına sebep olacaktır. Ya da tersi; her başarılı gazino programına denk gelen plak anında kapışılacak, listeleri alt üst edecektir.
Güller ve Dudaklar
Atlas Plak ve (Ali Avaz tarafından, onun adı verilerek kurulmuş) Gönül Plak çatısı altında, Türk müziğine çağ atlatan şarkılara imza attı.
Bu işin “mektepli” kanadı, bu müzik türünde fazla “nağme”, fazla “gırtlak oyunu”na izin vermiyor, bunu hoş görmüyor olsa bile, o bütün bunları dinlemedi ve içinden geldiği gibi söyledi şarkılarını.
Ve o gerçekten “buğulu” sesi ile bu söyleyiş tarzı birleştiğinde, herhangi bir Gönül Akkor şarkısı –en hafif ya da en basit olanı bile, en taş kalpli olana dahi dokunur, bir şeyler söyler oldu.
Ama yenilik-değişim dendiğinde yerinde duramayanlardandı. Kız kardeşi Kamuran Akkor’un Vasfi Uçaroğlu gibi sıkı bir müzisyenin kanatları altında, popun altını üstüne getirdiği yıllarda, o da bu “tarz” şarkılar söylemek istedi.
Ve yaptı da.
Dönemin önemli söz yazarlarından ikisiyle de çalıştı ve arka arkaya birkaç pop 45’lik kaydetti. Fecri Ebcioğlu ile “Sana Ben Kulum”, “Böyle Gelmiş Böyle (Geçer Dünya)” (ki, birkaç yıl önce Deniz Seki tarafından yeniden yorumlanıp, genç kuşağın da sevdiği bir şarkı haline gelmiştir); Sezen Cumhur Önal ile “Nedir Benim Günahım”, “Gönül Vazgeçer mi Sevdiğinden” ve benzeri şarkıları kaydetti.
Bu plaklar da çok ses getirmiş, satmış ve sevilmiş olmalarına rağmen, Akkor asıl tutkusunun Türk müziği olduğunu hiç unutmadı, hiç kulak arkası etmedi. Bu ilk pop plaklarından bir iki yıl sonra Bora Ayanoğlu’nun “Güller ve Dudaklar”ını seslendirmesi ve bu plağın şatış rekorları kırması bile Akkor’un Türk müziği tutkusuna halel getirmedi.
Pop onun için sadece bir “eğlence”, sadece yeni şeyleri deneme tutkusunu tatmin ettiği bir alandı. Asıl tutku ya da asıl takıntı, hiç şüphesiz Türk müziğiydi onun için.
Başkasını Tanımam
Harika’nın muhteşem arşivinden bulunup çıkarılmış bu albüm, hiç şüphesiz ilk elde Gönül Akkor’un o kimselere benzemez “ses”inin yeniden çınlayacak olması nedeniyle çok önemli.
Ama bu kadar değil. En az bunun kadar önemli olan bir başka şey de, nice assolistin “Bunlar çok hafif, çok basit…”, hatta hatta “çok bayağı…” deyip yakınından geçmemeye çalıştığı şarkıları sahiplenmesinin, bunları seslendirmesinin sebep olduğu “hazine”yi de, gözler önüne seriyor olmasıdır.
“Dert Çekmeye Gidiyorum” mesela, Akkor’un bu tür “malzeme” ile harikalar yaratabildiğini, tek başına bile gözler önüne sermekte. “Bu çileler neden bize, hakkımız yok mu sevmeye, benzetildik bir deliye divaneye, daha bu genç yaşımızda” gibi, hakikaten biraz “acılı” (hadi olmadı, “acıklı”) dönüp duran bu şarkı, Akkor’un sesinden tam bir “Kaybedenler Senfonisi” haline geliyor. “Ölüyorum Kederimden”, “Kötü Yollara Düştüm”, “Ayyaş” ve diğer şarkılarda da durum aynı. Bu şarkıların dinleyicisi, bir an, tek bir an bile şarkıyı söyleyenin ondan daha farklı ya da daha “üst” bir noktada olduğu gibi bir duyguya kapılmamış; bu şarkılarla birlikte “acı” anonimleşmiş, “ortak bir acı”ya dönüşmüştür.
Gönül Akkor, 90’lı yıllarda da haklıya hakkını teslim etmekte usta Sezen Aksu’nun çabasıyla parlak bir “Dönüş” yaptı. Bu albümdeki “Beni Tanıma”, “Ağlama Anne” ve diğer şarkılar, Aksu’nun kadirbilirliğini karşılıksız bırakmadı, herkesi etkiledi.
Teknolojik sıçrama sonrasında, dijital olmayana gerçekten hayat hakkı kalmadı. Zaten dev zincirlerin-marketlerin şu an pazarlamakta oldukları müzik setlerinin tamamına yakınında “kaset çalar” yok artık. Bir de genç kuşağın şarkılara kulak vermek kadar, bunları paylaşmayı, birbirlerine aktarmayı da önemsediklerini düşünürsek, dijital olmayana neden hayat hakkı kalmadığını daha iyi anlamış oluruz.
Neyse ki EMI gibi firmalar var. Günümüzün müziğinin-sound’unun tek başına kimselere yetmeyeceğini, geçmişin sesi ile birleştiğinde her şeyin tamamına ereceğini düşünenler var. Böyle düşünüp, buna uygun davranıyor EMI ve Gönül Akkor’un bu albümü de, bu düşünce-bu mantığın yeni bir adımı.
İnsanı çölde kavrulmaktayken, koca bir bardak buz gibi suya rastlamış gibi mutlu edebilen Gönül Akkor’un sesinden bu şarkılara yeniden kulak verebilmek, ikramiyelerin büyüğü.
Teşekkürler EMI, teşekkürler Harika Plak.
Bu inceliğinizi, kadirbilirliğinizi hiç unutmayacağız.
Naim Dilmener